ÇOKULUSLU ŞİRKETLERİN BÜYÜME STRATEJİLERİ

Dünya ekonomisinde başarı sağlayan veya üstünlük kuran çokuluslu şirketlerin bu başarıyı nasıl yakaladıkları mercek altına alındığında aslında çok da şaşırtıcı olmayan, araştırma ve geliştirme faaliyetlerine ayrılan “çok büyük bütçeler”, bu başarının mimarı olarak dikkat çekmektedir. Bu şirketlerin sahip oldukları ileri teknoloji sayesinde, teknoloji değişiklikleri gibi piyasanın kaderini çok hızlı bir şekilde etkileyebilecek değişkenlere uyum sağlama süreleri çok kısadır. Farklı coğrafi bölgelerde faaliyette bulunmaları sayesinde, ihtiyaç duydukları girdilere kolaylıkla ulaşabilmekte, herhangi bir yerde üretilip her yerde satılabilecek ürünler geliştirebilmektedirler. Bunun sonucunda da, ileri teknolojiye sahip olmayan şirketler yatırımdan uzak kalırken,  çokuluslu şirketlere farklı uluslararası pazarlara girme, büyüme ve gelişme fırsatı yakalamaktadır. Şirketlerin ülke dışında üretime yönelmelerinde ve çokuluslu hale gelmelerinde, kendi ülkelerindeki mevcut koşullar (yetersiz pazar payı, talepte yaşanan daralma, piyasadaki rekabetin artması, ürünlerin depolanma sorunu, ürün kalitesi, taşıma maliyetleri, vergi, hükümet kısıtlamaları, döviz kuru gibi faktörler) ve yatırım yapılmak istenen ülkelerdeki fırsat faktörleri (ucuz işgücü, yatırım kolaylıkları, geniş pazar payı…) etkili olmaktadır.

Çokuluslu şirket tanımı birçok kitap, teori veya yazar tarafından farklı şekillerde ele alınmıştır. Bazıları birden çok ülkede faaliyet göstermeleri gerektiğini düşünürken, bazıları farklı sektörlerde faaliyet göstermelerini de şart koşmuştur. Bu yazı da ise; “yeterli sermaye ve ileri teknolojiye sahip tüm şirketler çokuluslu şirkettir veya çokuluslu şirket olma potansiyelindedir.”, şeklinde tanımlanacaktır. Çokuluslu şirket tanımlamasını mikro detaylara indirgemek, sermaye ile bağının yeterli olmadığı üzerine teoriler kurmak, güncel matriks yapılı çokuluslu şirketlerin mevcut durumu göz önüne alındığında, genel bir tanımla yapmanın önündeki en büyük engel olacaktır.

Çokuluslu şirketler ülkelere, bölgelere, sektörlere göre farklı stratejiler belirleyerek pazardaki konumlarını belirlerler. Bunlar için de çok detaylı bir fizibilite çalışması yapılması gerekir. Dünya devi iki marka olan Coca Cola ve Mc Donalds’ın  pazar stratejilerini karşılaştıralım. CoCa Cola, Türkiye Pazarında  Anadolu Grubu’nun şirketlerinden biridir. Coca Cola İçecek, İstanbul ofisinden 84 ülke idare edilmekte ve bu coğrafyada 1,8 milyar kişi yaşamaktadır. resmi web sayfasında kendini şu şekilde tanıtmaktadır; “Coca-Cola sisteminde satış hacmine göre altıncı sırada yer alan Coca-Cola İçecek A.Ş. (CCİ), The Coca-Cola Company (TCCC) markalarından oluşan gazlı ve gazsız içeceklerin üretim, satış ve dağıtımını gerçekleştirmektedir. CCİ Türkiye, Pakistan, Kazakistan, Azerbaycan, Kırgızistan, Türkmenistan, Ürdün, Irak, Suriye ve Tacikistan’da 10 bini aşan çalışanı çalışanı ile faaliyet göstermektedir. CCİ 23 fabrikası ile 360 milyonu aşan tüketici kitlesine gazlı içeceklerin yanı sıra meyve suyu, su, enerji ve sporcu içecekleri, buzlu çay ve çaydan oluşan gazsız içecekler kategorisinde de zengin bir ürün portföyü sunmaktadır. CCİ’nin hisseleri Borsa İstanbul’da (BIST) “CCOLA.IS” sembolü ile işlem görmektedir. CCİ’nin Amerikan depo sertifikaları (ADR) ABD’de tezgahüstü piyasalarda COLAY sembolü ile işlem görmektedir.”

Coca Cola Company bünyesindeki markalar;

Coca Cola

Coca Cola Light

Coca Cola Zero

Fanta

Sprite

Schweppes

Fuse Tea

Cappy

Burn

Powerade

Sensun Gazoz

Damla Su

Coca Cola Company, bizim gibi üretim yaptırmak istediği ülkelerdeki köklü gruplarla ortaklık kurarak, yakın bölge coğrafyası için kendisine yeni bir dağıtım kanalı kazandırmış oluyor. Bu strateji sayesinde bölgelere yatırım yapmadan, bir nevi kar dağıtım ortaklığı kurarak, hem riskini azaltıyor hem de büyümesini arttırmaya devam ediyor. Bazı ülkelerde de ürün çeşitliliğine giderek, ülkenin kültürel değerlerine ve geleneklerine göre bir strateji belirliyor. Örneğin; Ramazan aylarında müslüman halkın yoğun yaşadığı ülkelerde iftar sofrası reklamları hazırlatıyor. Milli takımlara önemli turnavalar öncesi sponsor oluyor. Asya ülkelerinde beyaz kapak kullanması  ülke halkının  ying-yang  öğretisine olan saygısını desteklemek için geliştirilen bir strateji. Avrupa ülkesi halklarının toplu market alışverişini tercih eden ve sağlık değerlerine hassas bir toplumdan oluşması sebebiyle, cam şişelerde cola üretimi yapılmaya devam ediliyor. Bölgelere, milletlere göre yapılan bu gibi farklı stratejiler geliştirerek CoCa Cola uzun yıllardır Pazar liderliğindeki konumunu korumaya devam ediyor.Mc Donalds firmasının dünya ve Türkiye stratejisini de değerlendirecek olursak; karşımıza yine Anadolu Grubu’nun çıktığını göreceğiz. İlk McDonald’s restoranı, 1940 yılında Dick ve Mac McDonald tarafından California San Bernardino’da açıldı. McDonald’s bugün, 118’den fazla ülkede 32.000’den fazla restoranla hizmet veriyor. Bunların 13.000’den fazlası Amerika dışında bulunuyor. Restoranların yaklaşık %70’i işletmeciler, diğerleri ise McDonald’s şirketinin kendisi tarafından çalıştırılıyor. Her gün dünyada ortalama 58 milyon insan McDonald’s restoranlarını ziyaret ediyor. Dünyadaki McDonald’s restoranlarında çalışanların sayısı ise 1,6 milyonu geçiyor. ABD’de nüfusun %98’i yılda en az bir kere McDonald’s’a gidiyor. Dünya genelinde McDonald’s faaliyetleri, şirketin ABD’de Chicago yakınlarında Oak Brook’taki merkezinden yönetiliyor. McDonald’s’ın yine Oak Brook’ta bulunan uluslararası eğitim merkezi Hamburger Üniversitesi’nde de her yıl, dünyanın her köşesinden binlerce McDonald’s işletmeci ve çalışanı, “hamburger işi”nin inceliklerini öğreniyor. Türkiye’de ise; Dünyanın en değerli markalarından biri olan ve Türkiye’de 28 yıllık geçmişi olan McDonald’s Türkiye’de Anadolu Grubu (Anadolu Endüstri Holding) çatısı altında faaliyet göstermektedir. McDonald’s, Türkiye’de 230’dan fazla restoranı ve 6000’e yakın çalışanı ile yılda 100 milyona yakın kişiye hizmet vermektedir. Sunduğu ürün ve hizmetlerin tamamına yakınını Türkiye’de üretim yapan tedarikçilerden temin etmektedir. McDonald’s , Coca Cola gibi ürün farklılaştırma stratejisi yerine, fiyat farklılaştırması stratejisini seçmiştir. Yapılan stratejik analizlerde, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde McDonald’s tüketici kitlesinin orta gelirli halk olduğu tespit edilmiş ve halkın alım gücüne göre, dünya sıralamasında “yüksek” olarak nitelendirilebilecek bir fiyat politikası tercih etmiştir. Avrupa ve Amerika ülkelerinde ise, uyguladığı fiyat politikası dünya geneline göre “düşük” olarak sınıflandırılmaktadır. Çünkü bu üleklerde yaşayan halkın gelir seviyesi düşük olanlar, McDonald’s’ın tüketici kitlesini oluşturmaktadır.

McDonald’s ve Coca Cola gibi dünya devi iki firmanın izlemiş olduğu farklı stratejiler sayesinde çokuluslu şirket yapılarını uzun yıllardır koruduğu görülmektedir. Yalnız bu nihai stratejileri belirlemek için, örneğin McDonald’s firmasının Hamburger Üniversitesi dahi kurduğu göz ardı edilmemelidir. Birçok farklı ülkedeki gelenek görenek ve kültür analizi yapmak zorunda kalan Coca Cola’nın araştırma ve geliştirme faaliyetlerine ayırdığı bütçenin çok büyük olduğunu tahmin etmek zor değil. Küreselleşme denince sadece fiyat ve ürün stratejileri gerçekleştirerek büyüyen firmaların yer aldığı bir yapılaşma elbette söz konusu değil. Bunun yanında, Küreselleşme denince akla gelen bir başka  olgu da, birçok farklı sektörde ve ülkede  faaliyet gösteren, çokuluslu şirketler grubudur. Kuruluşları bir asır öncesine dayanan bu köklü şirketler, pacman oyununu anımsatıyor adeta. Ağızların açmışlar önlerine gelen irili ufaklı firmaları yok ediyorlar. Otomotiv sektörünün güçlü şirketlerinden olan Volkswagen gurubu bünyesinde barındırdığı ve her bir ayrı bir dünya markası sayılabilecek markalarıyla verilebilecek güzel örneklerden biri. Bünyesindeki markalar;

Audi AG,

Seat S.A,

Skoda Auto,

Bentley Motors Limited,

Bugatti Automobiles SAS,

Automobili Lamborghini SpA,

Porsche AG,

Ducati Motor Holding SpA,

Scania AB, Man Truck & Bus AG’dir.

Tüm bu markaları Volkswagen markası altında üretmek yerine, halihazırda piyasası, ve talebi olan markaları, marka isimlerini dahi değiştirmeden bünyesine dahil ederek, şirketini, her farklı segment, fiyat ve kategoride temsil edebilecek ürünlere sahip oluyor.Bu tarz çokuluslu şirketleşme sadece yurtdışındaki yabancı sermaye sahibi olarak kurulan firmaların tercih ettiği bir yol değil. Ülkemizde de farklı sektörlerde faaliyet gösteren firmaları bünyesine dahil ederek, büyümeyi tercih eden firmalar arasında 1926 yılında kurulan köklü aile şirketlerinden Koç Holding A.Ş güzel bir örnektir. İşte Koç Grubuna bağlı şirketler listesi;

AES Entek Elektrik Üretimi A.Ş.,

Akpa A.Ş.,

Arçelik A.Ş.,

Arçelik LG Klima San. Tic. A.Ş.,

Ark İnşaat A.Ş., Aygaz A.Ş.,

Aygaz Doğalgaz Toptan Satış A.Ş.,

Beko A and NZ Pty Ltd. (Avusturalya),

Beko Deutschland GMBH (Almanya),

Beko Egypt Trading LLC(Mısır),

Beko Electrical Appliances Co. Ltd. (Çin),

Beko Electronics Espana S.L. (İspanya),

Beko France SAS (Fransa),

Beko Italy S.r.I. (İtalya),

Beko LLC (Rusya),

Beko P.L.C. (İngiltere),

Beko S.A. (Polonya),

Beko S.A. Cesko (Çek Cumhuriyeti),

Beko Shanghai Trading CO (Çin),

Beko Slovakia S.R.O. (Slovakya),

Beko Ukraine LLC (Ukrayna),

Bilkom A.Ş., Defy Appliances (Pty) Ltd. (Güney Afrika),

Demir Export A.Ş.,

Ditaş Deniz İşletmeciliği ve Tankerciliği A.Ş.,

Divan Turizm İşletmeleri A.Ş., Düzey A.Ş.,

Elektra Bregenz A.G. (Avusturya),

Ford Otomotiv San. A.Ş., Grundig Intermedia GBMH (Almanya),

Inventram A.Ş., Koç Bilgi ve Savunma Teknolojileri A.Ş.,

Koç Fiat Kredi Finansman A.Ş., Koç Finansman A.Ş.,

Koç Holding A.Ş.,

Koç Holding Emekli ve Yardım Sandığı Vakfı,

Koç Holding Bilgi ve İletişim Sistemleri A.Ş.,

Koçtaş Yapı Marketleri A.Ş., Opet Fuchs Madeni Yağ A.Ş.,

Opet International London Ltd. (İngilitere),

Opet Petrolcülük A.Ş., Opet Trade Pte.Ltd. (Singapur),

Otokar Otomobil ve Savunma Sanayi A.Ş., Otokoç Otomotiv Tic. ve San A.Ş.,

Otokoç Sigorta Aracılık Hizmetleri A.Ş.,

Promena Elektornik Ticaret A.Ş.,

Ram Dış Ticaret A.Ş.,

RMK Marine Gemi Yapım San. Deniz Taş.İşt. A.Ş.,

S.C. Arctic S.A., Setair Hava Taşımacılığı ve Hiz. A.Ş.,

Setur Marinaları Marina ve Yat İşletmeciliği, Setur Servis Turistik A.Ş.,

Tanı Pazarlama ve İletişim Hizmetleri A.Ş.,

Tat Gıda Sanayi A.Ş.,

THY Opet Havacılık Yakıtları A.Ş.,

Tofaş Türk Otomobil Fabrikası A.Ş.,

Tüpraş Türkiye Petrol Rafineleri A.Ş.,

TürkTraktör ve Ziraat Makinaları A.Ş.,

Yapı Kredi B Tipi Yatırım Ortaklığı A.Ş.,

Yapı Kredi Bank Azerbaycan,

Koç Grubunun uluslararası ortaklar listesine de bakılacak olursa;

Arçelik-LG Klima = LG Electornics (Güney Kore)

Ford Otosan =Ford Motor Co. (ABD)

Yapı Kredi Koç Finansal Hizmetler= Unicredit Group (İtalya)

Koçtaş Yapı Marketleri = B&Q (İngilitere)

Türk Traktör =CNH (İtalya)

Tat Gıda= Maspex- GMW SP. Z.OO SKA

Tofaş Türk Otomobil Fabrikası= Fiat Auto SPA (İtalya)

Koç Holding birçok çokuluslu firmanın tercih ettiği strateji olan, hem yabancı ortaklıklar hem farklı sektörler, hem de farklı ülkelerde yatırım gerçekleştiren bir matriks yapıya sahip. Bu sebeple aslında tüm organizasyonun detaylı incelenmesi basil başına bir makale konusu. Farklı ülkelere yatırımı götürmek, dünya markası yaratmanın mihenk taşı olarak görülür. Beko markasının yatırımını  birçok farklı ülkeye taşıyan grup, Türkiye’nin yeni yeni sanayileşmeye başladığı 1950’li yıllarda, Koç Holding’in kurucusu Vehbi Koç, o yıllardaki ülke koşulları çerçevesinde, bir salça ve konserve fabrikası yatırımı için bu alanda tecrübe sahibi olan Bejerano ile ortaklık kurdu. 1954’te kurulan şirketin ismi, Bejerano’nun ve Koç’un ilk iki harflerinin birleşmesiyle Beko olarak tescil edildi.1977 yılında Arçelik distribütörlüğünü Atılım’a devretti ve Beko Ticaret, 1983 yılından itibaren Beko markası adı altında Türkiye beyaz eşya sektöründe faaliyet göstermeye başladı. 90’lı yılların başından itibaren faaliyetlerini  yurtdışına taşıyan  BEKO markası dünyanın 100’den fazla ülkesinde 280 milyon tüketiciye ulaşır duruma geldi. Bugün dünyanın herhangi bir yerinde her iki saniyede bir, bir BEKO markalı ürün satılıyor. Bu Türk sanayisi için muazzam bir başarıdır.

Görüldüğü gibi, çok uluslu şirketlerin büyüme stratejileri birçok farklı araştırma ve geliştirme faaliyeti sonrası belirlenmektedir. Üstelik bu strateijler farklı ülkelere, bölgelere ve sektörlere göre de farklılıklar göstermektedir. Risk dağıtımı ve fizibilite çalışmaları günümüz şartlarında yatırım kararının alınmasında çok önemli bir rol oynamaktadır. Hatta yatırım bütçesiyle rekabet eder bir maliyet seviyesine ulaşmıştır. Çokuluslu şirketlerin büyümeye katkısında sanıldığının aksine küçük firmaları bünyesine katması değil, doğru stratejiler belirlemesi önem kazanır duruma gelmiştir.

TÜRKİYE’NİN COĞRAFİ BÖLGE EKONOMİLERİNİN FARKLILIK SEBEPLERİ (2014)

Uluslararası Para Fonu (IMF) verilerine göre 2011 yılında yüzde 3,9 olan dünya büyümesi 2012 yılında yüzde 3,2’ye gerilemiştir. Gelişmiş ekonomilerde 2011 yılında yüzde 1,7 olarak gerçekleşen büyüme hızı, 2012 yılında yüzde 1,5’e düşmüştür. Aynı dönemde yükselen piyasalar ve gelişmekte olan ekonomilerin büyüme hızı ise yüzde 6,2’den yüzde 4,9’a inmiştir. Son yıllarda küresel büyümeye önemli katkı veren Çin’de 2012 yılında gerçekleşen yüzde 7,7 oranındaki büyüme, 1999 yılından beri kaydedilen en düşük büyüme rakamıdır. Çin ekonomisindeki yapısal sorunların yavaşlamayı belirginleştirmesi, bölgesel ve küresel düzeyde ekonomik büyümeyi olumsuz etkileyebilecektir. ABD ekonomisi 2012 yılında yüzde 2,8 büyümüştür. 2013 yılının ilk yarısından itibaren tüketici güveni, istihdam, konut piyasaları ve diğer öncü göstergelerde kaydedilen olumlu gelişmeler ve 2013 yılının ilk yarısına ait GSYH verileri, ABD ekonomisinde toparlanma eğiliminin kuvvetlendiğini yönünde yorumlanabilir durumda.ABD Merkez Bankasının kriz süresince uyguladığı genişlemeci para politikaları, küresel krizin en azından şu aşamada daha da derinleşmesini engellemiş gibi görünüyor. En azından  yapısal reformların uygulanması için zaman ve manevra alanı yaratılmıştır. Ancak, bu politikalar ABD Merkez Bankasının bilançosunun aşırı büyümesine yol açmış ve ABD’de ekonomik canlanmanın başlamasıyla genişlemeci para politikalarından vazgeçilmesi gündeme gelmiştir. Bu da uluslararası arenada krizin yönünün değiştiği, ABD’nin başka bir kriz yönetimine ihtiyaç duymasına ramak kaldığı şeklinde yorumlanıyor. Fakat beklenenin aksine son OECD raporu gelişmekte olan ülkeler deki gelişmenin durduğuna dair güncel bir rapor yayımladı. Küresel ekonomide toparlanma eğiliminin yavaşlamaya rağmen devam ettiğini, ancak ülkelerin büyüme performanslarında ayrışma yaşandığını gösterdi. Gelişmiş OECD ekonomilerinde büyüme ivme kazanmakta, gelişmekte olan ekonomilerde ise yavaşlama eğilimi görülmeye başladığına dikkatleri çekti. Başta Çin olmak üzere, gelişmekte olan ekonomilerde büyümenin yavaşladığı bir evreye girilmiş olması ve ABD Merkez Bankasının parasal genişleme politikasından çıkış stratejisine bağlı olarak şekillenecek olan küresel likidite koşulları, önümüzdeki dönemde küresel ekonomik görünüm üzerinde belirleyici iki temel unsur olarak öne çıkmaktadır.

Dünya ekonomisinde yaşanan bu gelişmeler ve ABD Merkez Bankasının açıklamalarının etkisiyle gelişmekte olan ülkelerde yaşanan finansal dalgalanmanın ardından, uluslararası kuruluşlar büyüme tahminlerini aşağı yönlü revize etmiştir. IMF, 2012 yılı Ekim ayında 2013 yılı dünya büyümesini yüzde 3,6 tahmin ederken 2013 yılı Ekim ayında bu tahminini yüzde 2,9 seviyesine indirmiştir. IMF, ekonomik iyileşmenin sınırlı kalacağı beklentisiyle 2014 yılı dünya büyüme tahminini de yüzde 4,1’den yüzde 3,6’ya düşürmüştür. Dünya ticaret hacminde azalma eğilimi devam etmektedir. 2011 yılında yüzde 6,1 oranında gerçekleşen dünya ticaret hacmi artış hızı, küresel ekonomik faaliyetlerdeki yavaşlamaya bağlı olarak 2012 yılında yüzde 2,7’ye gerilemiştir. Dünya ticaret hacmi artışının küresel ekonomik aktivitedeki iyileşmeye bağlı olarak 2013 yılında yüzde 2,9, 2014 yılında ise yüzde 4,9 olarak gerçekleşeceği tahmin edilmektedir. Gelişmiş ekonomilerde büyümenin istenilen seviyelerde olmaması nedeniyle yeterli istihdam yaratılamaması, yüksek oranlı genç işsizliği ve yetenek kaybı, birçok ülke için temel sorun olmaya devam etmektedir. 2012 yılında işsizlik oranı OECD genelinde yüzde 8, ABD’de yüzde 8,1 ve Euro Bölgesinde yüzde 11,4 olarak gerçekleşmiştir. Bununla birlikte, ABD’de iyileşen ekonomik görünüm işsizlik rakamlarında iyileşmeye neden olmuştur. Ancak bu gelişmede işgücüne katılım oranlarındaki düşüş de etkilidir. 2013 yılında işsizlik oranlarının, ABD’de yüzde 7,6’ya geriledi. Euro Bölgesinde ise yüzde 12,3’e yükseldi. 2014 yılında ise bu oranların ABD’de yüzde 7,4 ve Euro Bölgesinde yüzde 12,2 olacağı tahmin edilmektedir. Dünya ekonomileri küresel krizlerden nasibini alırken, küresel ticaretin bir parçası olan Türkiye de kendini bu krizin içinde bulmaktan koruyamamıştır. Türkiye’de 2010 ve 2011 yıllarında yaşanan yüksek büyüme sürecinde ithalattaki hızlı artış ve uluslararası enerji fiyatlarındaki yükselme, cari işlemler açığını yükseltmiştir. Bu gelişmeler çerçevesinde, özel tüketim ve yatırımlarda beklenenin üzerinde kaydedilen daralmaya karşın net mal ve hizmet ihracatının büyümeye katkısının tahmin edilenin üzerinde gerçekleşmesi sonucunda yıllık büyüme hızı yüzde 2,2 seviyesinde gerçekleşmiştir.Gelişmekte olan bir ülke olan Türkiye için bu oran, aslında  “büyüme yoktur” şeklinde yorumlanmalıdır. Reel ekonomik aktivitedeki duraksama özellikle sanayi sektöründe gözlenmiş, katma değer artış hızı bu sektörde yüzde 1,9’a kadar gerilemiştir. Bu da daha anlaşılacak ifadeyle, sanayi sektöründe kapasite kullanım oranlarının %50’nin altına düştüğünün bir göstergesidir. Yurt içi talepteki daralma özellikle inşaat, ticaret ve ulaştırma sektörlerine yansımış ve hizmetler sektöründe katma değer artışı da yüzde 2,4’e gerilemiştir. Tarım sektöründe ise yüzde 3,1 oranında katma değer artışı kaydedilmiştir. 2012 yılında büyümeye katkı, tamamen sermaye stoku ve yüksek oranda artış gösteren istihdamdan gelmiştir. 2012 yılında bir önceki yıla göre kentsel istihdam yüzde 4,2, kırsal istihdam ise yüzde 0,6 oranında artmıştır. Kırsal alanlarda istihdamın aynı kalmasında hizmetler sektöründeki düşük istihdam artış hızı ile tarım ve sanayi sektörlerindeki istihdam azalışı etkili olmuştur. Ayrıca, 2012 yılında kentsel yerlerde işsizlik oranı yüzde 11,1, kırsal yerlerde ise yüzde 5,5 olarak gerçekleşmiştir. Kır ve kent ayrımına esas teşkil eden 20 bin nüfus eşiği baz alındığında ADNKS sonuçlarına göre nüfusun 2011 yılında yüzde 28,2’si, 2012 yılında ise yüzde 27,7’si kırsal alanda yaşamaktadır. 2012 itibarıyla yerleşim yerlerine göre dağılımı incelendiğinde kırsal nüfusun; yüzde 57’si köylerde, yüzde 24’ü beldelerde ve yüzde 19’u ilçe merkezlerinde yaşamaktadır. Şehir nüfusunun il ve ilçe merkezlerindeki nüfus olarak tanımlanması durumunda ise nüfusun 2011 yılında yüzde 23,2’si, 2012 yılında ise yüzde 22,7’si köylerde yaşamaktadır. İçişleri Bakanlığı verilerine göre, 2012 yılı itibarıyla 34.340 köy, yaklaşık 47 bin köy bağlısı ve 1.977 köy belediyesi (belde) statüsünde yerleşim yeri bulunmaktadır. 6360 sayılı Kanunla birlikte tüzel kişiliklerini kaybederek büyükşehir belediyeleri hizmet bölgesi kapsamına girecek köy nüfusu yaklaşık 10,4 milyon olup, 2012 yılı itibarıyla bu nüfus toplam köy nüfusunun yüzde 60,6’sına karşılık gelmektedir. Büyükşehir belediyesine sahip olmayan geri kalan 51 ildeki köy nüfusu ise yaklaşık 6,8 milyon kişidir. Kırsal istihdamın tarım sektörüne bağımlılığı önemini korumaktadır. Tarım sektörünün kırsal istihdam içindeki payı 2011-2012 döneminde önemli bir değişim göstermemiştir. 2012 yılında kırsal istihdamın yaklaşık yüzde 62’sine karşılık gelen 5,3 milyon kişi tarımda istihdam edilmektedir. Yüzde 38’ine karşılık gelen 3,3 milyon kişi ise tarım dışı sektörlerde istihdam edilmektedir. İşgücüne katılma oranı ise kırsal kesimde 2011 yılında yüzde 54,9 iken, 2012 yılında yüzde 53,6’ya gerilemiştir. Bu oran ülke genelinde ise yüzde 49,9’dan yüzde 50,0’ye yükselmiştir. Aynı dönemde işsizlik oranı kırsal kesimde yüzde 5,8’den yüzde 5,5’e gerilerken, ülke genelinde ise yüzde 9,8’den yüzde 9,2’ye gerilemiştir. Nüfusun demografik dağılım bilgileri  ile ilgili güncel verilere kolaylıkla ulaşılabiliyorken, coğrafi bölgelere göre sınıflandırılmış ekonomik verilere maalesef ulaşılamamaktadır. Ayrıca Türkiye bölgelerinin, devlet kuruluşlarının çalışmalarında farklı şekillerde ele alınmış olması da bilgilerin karşılaştırılabilmesi açısından da zorluklar ortaya çıkarmaktadır. Bu duruma örnek olarak Türkiye’de bölge ayrımına yönelik DPT, TÜİK ve buna benzer bir takım devlet kuruluşlarınca yapılan çalışmalar gösterilebilir. Türkiye tarımsal çalışmalarda dokuz, Devlet Planlama Teşkilatı’nın (DPT) yapmış olduğu gelişmişlik düzeyini esas alan ayrıma göre on beş, nüfus araştırmalarında sekiz bölgeye ayrılmıştır. Bu veriler arasında 7 bölgeye göre inceleme yapan TUİk verileri en çok kullanılan very olmuştur.

Türkiye’de TÜİK tarafından çeyrek dönemler halinde yayınlanan Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) verileri bölgeler ve iller bazında maalesef en son 2001 yılında yayımlanmıştır. Raporun yayımından sonra ortaya çıkan çarpıcı farklılıkların politik araç olarak kullanılması, yayımdan vazgeçilmesine sebep olmuş olabilir. Fakat ülkenin bölgesel değerlerine erişelememesi ekonomik açıdan  ciddi kayıplara sebebiyet vermiştir. Bunların en başında fizibilite çalışmalarında yetersiz dataya sahip olan yatırımcı kuruluşların maliyet hesapları şaşmıştır ve bunun sonucunda da yatırım kararı alıp almama konusunda ihtiyaçları olan veriye ulaşamamışlardır. Her ne kadar özel denetim kuruluşları bu tarz çalışmalar yapıyor olsa da, TUİK tarafından onaylanmayan veriler, objektif olarak ele alınamamıştır. 2001 yılındaki yayımlanan verilere dayanılarak; Marmara bölgesinin 2001 yılı itibariyle tek başına ulusal gelirin %37.2’sini yarattığı, bu bölgenin ulusal gelirden aldığı payın 1987-2001 döneminde %35.3’den %37.2’ye yükseldiği anlaşılmaktadır. Marmara bölgesinin 1987-2001 döneminde ulusal gelirden aldığı pay yıllık ortalama %36.7 düzeyinde gerçekleşmiştir. Marmara bölgesinden sonra ulusal gelirden aldığı pay açısından ikinci sırada bulunan Ege bölgesinin milli gelirden aldığı pay 1987-2001 döneminde neredeyse aynı kalırken, yıllık ortalama %16.7 düzeyinde gerçekleşmiştir. Akdeniz bölgesinin payının ele  aldığımız dönem boyunca %12’ler düzeyinde kaldığı görülmektedir. 1987 yılında %4.1 olan Doğu Anadolu bölgesinin gelir payının zamanla azalarak 2001 yılında %3.5 oranına gerilediği anlaşılmaktadır. 2000 yılı nüfus sayımına göre Türkiye nüfusunun %9.2’sini teşkil eden Doğu Anadolu’nun gelirden yalnızca %3.7 pay alması bölgeler arası bölüşüm dengesizliğinin açık bir göstergesidir. 1987-2001 döneminde Doğu Anadolu, İçAnadolu, ve Karadeniz bölgelerinin bölgesel gelir paylarının aşındığı görülürken, Marmara bölgesinin Türkiye ulusal hasılasından aldığı pay 1987-2001 arasında %35.3 oranından %37.2 oranına yükselmiştir. Verilere bakıldığında görülmektedir ki, aslında sermaye düşünüldüğü gibi ülkemizde batı ve doğu olarak ayrılmamaktadır . Daha çok Marmara ve diğer bölgeler olarak ikiye ayrıldığı görülmektedir. Her ne kadar ülke ekonomisi %50 civarında hizmet sektöründen oluşsa da, ekonomiyi canlandıracak katma değeri yaratan üretim sektörüdür. Veriler de bu bilgiyi doğrulamaktadır. Sermaye birikiminin oluştuğu ve ticari geleneğin olduğu bu bölgeler, çeşitli içsel ve dışsal ekonomiler nedeniyle sermaye birikiminin buralarda yatırıma dönüşmesi ve işgücü akımına uğraması durumu ile artan biçimde yüz yüze gelmektedir. Böyle bir süreç kaçınılmaz olarak bölgeler arası dengesizliği devam eden dönemlerde de bu bölgeler lehine arttıracaktır

Bölgesel dengesizlik, bir yanda yoğun nüfuslu, öte yandan nüfus yoğunluğu az bölgelerin ortaya çıkmasını sonuçlandıran göç hareketini besler. Nüfus yoğunluğu düşük olan bölgelerin karşılaştığı sorunlar, nüfusun ülke düzeyine rasyonel dağılımı amacının gerçekleştirilmesini zorunlu kılmaktadır. Tabi demokratik ülkelerde nüfusun mekânsal dağılımı zorla tayin edilemez. Bununla birlikte sürekli göç veren ve gerileyen bölgelerde kalkınma potansiyeli olan bazı merkezleri seçerek yatırım çabalarını buralarda yoğunlaştırıp gelişmiş bölgelere göçü azaltmak mümkündür. Bu şekilde oluşturulan kalkınma kutuplarına “denge metropolü” denilmekte ve bu metropoller, nüfusun bölgeler arası dağılımını dengelemektedir. Kalkınma planlarının dışında bırakılan yahut, kalkınma planlarının içine hiç dahil edilmeyen bölgelerin sürekli göç vermesi kaçınılmaz bir sondur. Yasalara bağlı yönetimlerde, demokratik ülkelerde nüfusun mekânsal dağılımı zorla tayin edilemez. Her vatandaş isteği bölgede yaşama özgürlüğüne sahiptir. Sadece insanların doğup büyüdüğü topraklarda yaşamaya deva etmesi teşvik edilebilir. Halkın faaliyetlere katılması, iktisadi hayata uygulanan demokratik bir ilkedir. Bir bölge halkı, bölge kalkınma politikasının hazırlanması ve uygulanmasına, çeşitli dernekler ve meslek kuruluşları kanalıyla katılabilir. Bu katılım, psiko-sosyal etkileriyle birlikte bölgesel kalkınma programlarına canlılık kazandıracaktır.kendini kalkınma oluşumunun bir parçası olarak gören halk, projeyi benimseyecek hayata geçirilmesinde destek olarak, göç etmeme kararını tercih edebilecektir. Türkiye’nin bu konudaki en bilinen ve en iddialı projesi GAP projesidir.Temelinde, Güneydoğu Anadolu Bölgesi halkının gelir düzeyi ve hayat standardını yükselterek bu bölgede yaşanan GAP, proje alanı olarak Fırat ve Dicle havzaları ile yukarı Mezopotamya ovalarında yer alan Adıyaman, Batman, Diyarbakır, Gaziantep, Kilis, Mardin, Siirt, Şanlıurfa ve Şırnak illerini kapsamaktadır. Sulama ve hidroelektrik amaçlı olarak 1970’li yıllarda başlayan ve 32 milyar ABD doları maliyeti olan proje, zamanla çok sektörlü ve sosyo-ekonomik bir bölgesel kalkınma planına dönüştürülmüştür. Bu kapsamda 2001 sonuna kadar projenin nakdi gerçekleşmesi 48.1% düzeyine ulaşmış bulunmaktadır. Gerçekleşme, sektörler baz alındığında, enerji projeleri bakımından 12%, sosyal sektörlerde ise 58% düzeyindedir. Projenin ekonomik boyutu kadar, hem toplam geliri hem de gelir dağılımını iyileştirerek, eşitlikçi, katılımcı ve demokratik bir toplum yaratma hedefi de önemlidir. Bunun içinde bir dizi sosyal proje yürütülmüş ve yürütülmektedir. Uluslararası bazda ise, ABD, Kanada, İsrail ve bazı Avrupa ülkeleri ile Dünya Bankası ve diğer uluslararası kuruluşlar GAP’a çeşitli projeler yoluyla finansal katkı sağlamışlardır. Projenin sosyal politika hedefleri arasında kadın ve genç nüfusa öncelik vermek, yerel ve ulusal kültürün olumlu bir sentezini oluşturmak, dinamik bir tarımsal altyapı oluşturarak mülkiyet yapısı ve istihdamdaki aksaklıkları gidermek, genç nüfusu gerek kısa gerekse orta vadede etkin kılacak mesleki ve teknik eğitim programlarına önem vermek, koruyucu sağlık hizmetlerini yaygınlaştırmak, kalkınma ilkesine uygun bir nüfus politikası izlemek, göçer ve yarı-göçer toplulukları yerleşik yaşama geçirmek gibi bölgedeki olumsuzlukları en aza indirecek politikalar bulunmaktadır. Hedefleri, amaçları ve bütçesi göz önüne alındığında, ayakları yere basan, uluslararası destek alan bir proje olan GAP projesi 2014 Türkiye’sine bakıldığında Diyarbakır, Şanlıurfa gibi illerde yaşayan milyon kişilik nüfus seviyelerine gelindiği de değerlendirmeye dahil edilecek olursa, kısmen hedeflerine ulaşmıştır. Bu çalışmada geniş  biçimde ele alınan GAP projesi dışında, gerçekleşmiş ve/veya gerçekleşmekte olan Zonguldak-Bartın-Karabük Bölgesel Gelişim Projesi, Doğu Anadolu Projesi Ana Planı (DAP) ve Doğu Karadeniz Bölgesel Gelişme Planı (DOKAP)’dır. Uygulama kapsamındaki kırsal kalkınma projeleri ise; Bingöl-Muş, Yozgat ve Ordu-Giresun Kırsal Kalkınma Projeleri’dir. İl Gelişme Planları ise iller bazında yapılmakta ve planlama çalışmaları devam etmektedir.

Aslında DPT’nin her yıl güncellenen kalkınma planları çok detaylı ve özenli şekilde gerçekleştirilmiş çalışmalardır. Ülkelerin hedeflerine ulaşmasında ülke içi dinamiklerin    (doğu bölgesindeki terör gibi) etkili olabileceği gibi, 2010’dan beri devam eden global çapta etkili olan krizler de hedeflerden sapmalara sebep olabilir.

Ekonomi bilimi bir sosyal bilimdir ve sadece parasal akış dalgalarından etkilenmez. Hedeflenen sonuçlara ulaşmanın karmaşık hale gelmesine sebep olan durum; ekonominin nüfus yapısı, çevre, iklim şartları vb. birçok faktörden etkilenerek dengeye ulaşması durumudur. Başarılı veya başarısız sayısız kalkınma planı projelendirmiş ve yıllar içinde ekonomik gelişmişliğin ülke içinde homojen bir şekilde dağılması sağlanamamıştır. Başarının henüz elde edilememiş olması, kalkınma planlarının iptal edilmesi şeklinde ya da hiçbir zaman gerçekleşemeyeceği şeklinde yorumlanmamalıdır. AmaTürkiye özelinde, bölgesel gelir dengesinin sağlanmasının sadece ekonomik kalkınma planlarıyla gerçekleşebileceği hayalini kurmak, gerçeklikle örtüşmemektedir. Yıllar içinde alınan başarısız sonuçlar bunu destekler niteliktedir.